Yazar arşivleri: kaankarakoc

5) öfke üzerine…

Öncelikle öfke nedir, Nasıl oluşur?

            Yıllar önce okuduğum bir çizgi romanda öyle bir cümle vardı ki aslında öfkenin çok net bir tanımını yapıyordu. Yaşam birikimim arttıkça bu cümlenin anlamını daha net kavradım ve yaşantımızda başımıza gelen sorunların hiç azımsanmayacak bir kısmının öfke nedeniyle meydana geldiğini gördüm. Neydi bu cümle?

 “Öfke uçmaya benzer, ta ki bunun bir düşüş olduğunu anlayana kadar.”

            Gerçekten de hangimiz söz ve davranışlarımızın kontrolünü her zaman elimizde tutabiliyoruz? Muhtemelen çok azımız! Öfke feci bir şey günümüzde. Toplumda öfkeli kişilerden korkulur, öfkeli kişiyle aramıza fiziki mesafe konur, öfkeyi yaratan davranış ve sözlerden mümkün olduğunca kaçınılır, gerekirse toplumdan dışlanmaya kadar varan olumsuz sonuçları olabilir. Peki, öfkeli davranışı engellemek için aslında bunun nasıl ortaya çıktığını bilmemiz gerekir mi sizce? Bence bunu bilmemiz önemli, çünkü neden ve nasıl doğduğunu bilmediğimiz bir duygusal tepkiyi önlemek kolay olmasa gerek.

             Aslında öfkeyi biz atalarımızdan miras aldık! Yüzbinlerce yıl önceki atalarımız, bugünkü gibi korunaklı, güvenli ortamlarda yaşamıyordu. Her an hangi yönden geleceği belli olmayan tehlikeye karşı tetikte olan ve tehlike karşısında “KAÇ YA DA SAVAŞ” içgüdüsü ile hayatını devam ettiren insanoğlundan bahsediyoruz.

            Peki, bu kaç ya da savaş içgüdüsü beyinde nasıl oluşuyor? Biliyorsunuz beynimiz, farklı görevleri bulunan 3 bölümden oluşur. Konumu yakından ilgilendirdiği için iki bölümden kısaca söz edeceğim. Biri Limbik sistem, diğeri de Neokorteks sistem.

            Limbik sistem; Beyin sapını çevreleyen kısımdır ve duygularımızı kontrol eder. Amigdala ve hipotalamus bu kısmın iki önemli parçasıdır. Uzun süreli belleğin önemli bir kısmı limbik sistem tarafından düzenlenir. Bu yüzden duygusal bağ kurduğumuz olayları daha kolay hatırlarız. Özellikle reklamcılar limbik sisteme mesaj göndermeye çalışırlar. Seyrettiğiniz reklamlardan hatırlayın. Önem taşıyan kargolar, sevgi pişiren fırınlar, özlem gideren telefon hatları… Bize satmaya çalıştıkları ürün ile aramızda duygu bağı oluşturmaya çalışırlar ki hayatımızda onlara önemli bir yer açalım.

            Neokorteks: Düşüncenin merkezidir. Görme, işitme, konuşma, yaratma, düşünme gibi üst düzey zihinsel işlevleri yönetir. Duyular aracılığı ile algıladıklarımızı bir araya getirip anlam ürettiğimiz merkezdir. Neokortekste duyuların saklandığı ayrı bölümler yani loplar vardır. Konuşma, işitme, görme ve dokunma duyularına ait sinyaller bu loplara ayrı ayrı kaydedilir.

            Çevremizden algıladıklarımız önce Amigdalaya gelir. Amigdala, bu bilginin Limbik sisteme mi Neokortekse mi gideceğine karar verir. Gelen bilgi yeterince yoğun bir duygusal yüklemeye neden olursa, bilgi neokorteks yerine limbik sisteme gönderir ki bu da kişinin neokorteksi kullanmadan – yani düşünmeden – tepki vermesine neden olur. Amigdala, böyle bir bilgi karşısında neden – sonuç ilişkisini kurmadan harekete geçer. Bu tepkisel duruma da “Amigdala Gaspı” denir.

            Amigdala gasp edilince kişiyi fiziksel ve duygusal alarma sokan hormonlar salınır. Enerji patlaması yaşanır, kişi savaşmaya ya da kaçmaya hazırlanır. Bu hormon patlaması bir kaç dakika sürer. Kişi kontrolünü kaybeder ve Amigdala gaspı sona erinceye kadar pişman olacağı şeyleri yapar, söyler.

            Bir kişinin öfke patlaması yaşadıktan sonra sakinleşip, düşünmeye ve mantıklı davranmaya başlaması birçok yerde söylenildiği gibi 10’dan 1’e geri saymakla bitmez. Beynimizde harekete geçen hormonların aktivitesi yaklaşık 20 dakika sonra düşer. Dolayısı ile 20 dakikadan önce öfkeli kişi ile mantıklı bir konuşma yapmak pek mümkün değil.

            Öfke bu durumda kaderimiz midir? Bununla başa çıkma yolları yok mudur? İş hayatında olsun, özel hayatımızda olsun duygu yoğun durumlarda sakinliğini koruyan, korumakla kalmayıp, mantıklı davranan ve çevresini dahi sakinleştiren insanlara rastlamak mümkün. Bu tarz insanlar, onları tanıyanlar tarafından saygı ve sevgiyle kabul edilir. Hatta bir bilen olarak da çoğu zaman kendilerine başvurulur. Bu insanlar bu duruma nasıl geldiler? Eğitimler mi aldılar? Çok kitap mı okudular? Çevrelerini mi gözlemlediler? Her nasıl yapmışlarsa yapsınlar, sakin kalmanın birçok yolu olsa da aslında çıkış noktaları hep aynı. Öncelikle öfkeli olduğumuzu kabul etmemiz gerekiyor. Hatırlayalım, neden öfkeleniyorduk? Çoğunlukla haklı olduğumuzu düşünüp de, karşı tarafa haklılığımızı kabul ettiremediğimiz zaman ya da kendi ve sevdiklerimiz herhangi bir tehdit altında kalıp, elimizden bir şey gelmediği zaman? Örneğin trafikte arabamızla hareket ettiğimizde dikkatsiz yayalar ya da sürücüler nedeniyle. Genellikle öfkemizi boşaltmak için bir kaç okkalı küfür sallarız. Ancak akan trafikte genellikle bir şey yapamaz, öfkelendiğimizle kalırız. Büyük ihtimalle çevremizdeki insanları da tedirgin eder, bize olan bakışların değiştiğini gözlemleyebilirsiniz. Sakinleştikten sonra büyük oranda kendimiz de yapıp, söylediklerimizden pişman oluruz.

            Öfkeden kurtulup sakince yaşamanın tabii ki birçok yöntemi var. Bu yöntemlerden herhangi birini uygulamaya başlamadan önce insan ilişkilerinde kabul etmemiz gereken iki durum var.

  • İnsanları olduğu gibi kabul etmek,
  • Kendini karşındakinin yerine koyup, öyle düşünmek ya da moda adıyla empati kurmak

            Empati kurmayı az ya da çok birçoğumuz yapıyoruz ancak bundan daha da zor olan şu ki yanımızda, etrafımızdaki kişileri olduğu gibi kabul etmektir. Şunu kabul etmeliyiz ki özel ya da iş hayatımızdaki insanları öyle ya da böyle değiştirmeye çalışıyoruz. İşimize gelmediği için,   hoşumuza gitmediği için, takdir etmediğimiz için. Kendi adıma, bunu çok zor öğrendim. Öğrenmek de yetmiyor maalesef, bunu hayatımızın her anında uygulamaya samimi olarak niyet etmemiz gerekiyor.

4) Sakinleşme yolunda…

Evet, sakinleşmek lazım ama nasıl? Önceki yazılarımda bir kaç yöntem anlattım ve bunlar kuşkusuz önemli yöntemler. Ancak dikkat ettiyseniz, konuştuğunuz kişiye yaklaşımı temel alıyorlar. Ya her zaman gergin, sinirli, tepkili biriyseniz? Bu durumda diğer insanlar ile iletişiminizin yanında, kendiniz ile olan iletişiminizi arttırmalı, iç huzurunuzu bulmaya odaklanmalısınız. Bunu yapmak düşünüldüğü kadar zor olmasa da, belli bir niyet ve gerçekleştirme iradesi gerektirir. Nedense toplumumuzda iç iletişimi, gereksiz ve basit bulan kişiler var. Hatta bir de laf türetmişiz: “Kendi kendine konuşana deli derler” diye. Tabii bu arada daha çok toplum içinde, kimseyi umursamadan, sesli bir şekilde konuşan kişiler kastediliyor. Genelde bu tip insanlar tekinsiz ve dengesiz olarak damgalanıyor. Bunun nedenlerine girmek bu yazının amacını aşıyorsa da uygulayabileceğimiz yöntemlerin, bizi bu noktaya sürüklemeyeceğini rahatlıkla söyleyebilirim.

  • Derin Düşünce Uygulamaları (Meditasyon)
  • Bilinçli Farkındalık (Mindfullness)

Derin Düşünce Uygulamaları

Birçok mecrada Meditasyon olarak anılsa da sözcük anlamıyla birçok Batı dilinde derin düşünme anlamına gelmektedir. Sözlüklerde, “kişinin iç huzurunu, sükûneti, değişik bilinç halleri elde etmesine ve öz varlığına ulaşmasına olanak veren, zihnini denetleme teknikleri ve deneyimlerine verilen ad” olarak tanımlanır(Kaynak: Vikipedia). Derin Düşünme Uygulamaları kanımca geniş kitleler tarafından çok yanlış anlaşılan bir olgudur. Bu yüzden öncelikle bazı temel bilgiler vermeliyim.

  1. Derin Düşünce Uygulaması yapmak için bir minderin üzerine oturup, bağdaş kurmalıyım. Ayrıca arka planda hafif, otantik bir Hint müziği çalmalı.” Bunlar tabii ki olabilir ama olacak diye bir ön şart yok. Çok farklı pozisyonlarda uygulanabilir. Ayakta, oturarak, müzik dinlerken, gündelik işlerimizi yaparken, vb. Herhangi bir kısıtlama yok.
  2. Derin Düşünce Uygulaması için yetenekli olmalıyım.” Bunun yetenek ile ilgisi yok. Niyeti olan herkes uygulayabilir. Ayrıca bu niyeti kararlı bir iradeyle devam ettirmek de çok önemli.
  3. Derin Düşünce Uygulaması dine dayanır” Farklı dinlerce kullanılagelmiş bir pratik olsa da, din ile doğrudan ya da dolaylı bir ilişkisi yoktur. Bazı dini törenlerde yapılan zikirler de bir tür derin düşünce uygulamasıdır, doğada yürüyüş yaparken, bir ağacın altına yatıp, doğanın seslerine kulak vermek de öyle. Önemli olan, ruhunuza, kişiliğinize ve ihtiyaçlarınıza hitap eden yöntemi bulmaktır.

Bilimsel olarak kanıtlanmış Derin Düşünce Uygulamalarından elde edilmiş bazı somut faydalar şunlardır:

  1. Stresi azaltır,
  2. Duygusal dayanıklılığınızı arttırır, olay, durum ve düşünceler üzerinde duygusal tepkinizi daha rahat kontrol edersiniz,
  3. Konsantrasyonunuzu arttırır ve dikkat dağınıklığınızı kontrol etmenize yardımcı olur,
  4. Olumlu duygularınızı arttırır,
  5. Bağımlılıklarınızın farkına varmanıza ve onları düzenlemeniz için ihtiyaç duyduğunuz içsel gücü arttırmanıza yardımcı olur,
  6. Hafızanızı kuvvetlendirir,

Basit bir şekilde Derin Düşünce Uygulamaları nasıl yapılabilir? Daha önce de belirttiğim gibi uygulamada bazı temel bileşenler var.

  1. Huzurlu ve sakin bir ortam seçin, uygulama sırasında rahatsız edilmemeniz önemlidir. Gerekirse ev halkını bu yönde bilgilendirin ya da evin size ait olduğu bir zamanda yapın. Rahatsız edilmeyeceğinizi bildiğiniz ev dışı bir ortam da olabilir.
  2. Rahat kıyafetler giyin. Amaç kendinize odaklanmak olduğundan, sizi rahat ettirecek, sıkmayacak kıyafetler amaca hizmet edecektir.
  3.  İlk başlarda gündelik 10 dakika bile yeterli olacaksa da, ne kadar zaman ayırmak istediğinize karar verin. Mümkün olduğunca günün aynı saatinde Derin Düşünce Uygulaması yapmaya özen gösterin. Böylece günlük rutininizi oluşturmaya daha iyi hazırlanırsınız. Ancak aynı saatte yapamayacak bir durumdaysanız, bu konuda stres yapmanıza da gerek yok. Unutmayınız! Stresten uzaklaşmaya çalışıyoruz, oluşturmaya değil.
  4. Rahat bir pozisyonda oturun ancak çok da rahat olmamalı. Kahvaltıda kullandığınız biraz rahatsız bir iskemle olabilir, evin en rahat televizyon koltuğunda yapmayı tercih ederseniz, oluşacak fazla rahatlıktan uykuya dalıp gidebilirsiniz. Sandalye üzerinde omurganız dik, ayak tabanlarınız yere basılı, kollar ve elleriniz kucağınızda rahat edebilirsiniz. Gözlerin açık mı kapalı olması sorusuna gelirsek, ikisi de olabilir ancak gözler hafif kapalı olursa yoğunlaşmanız kolaylaşabilir.
  5. Derin Düşünce Uygulaması sırasında burundan derin nefes alıp ağızdan vermek, mümkünse diyafram nefesi alabilirseniz, vücudunuzun oksijenlenmesi kolaylaşır. Aldığınız oksijenin vücutta verimi artar, sağlığınıza dolaylı ve doğrudan olumlu etkileri olur. Nefesinize odaklanın, başka bir şey düşünmemeye çalışın. Arada bir düşünceleriniz dalıp giderseniz, farkına vardığınız an nefesinize odaklanmaya devam edin.
  6. Vücudunuzun içinde bulunduğu hislerin farkına varmaya çalışın. Bunun için ayak parmaklarınızdan başlayarak bütün vücut bölümlerine odaklanın. Hangi bölümde ne kadar zaman geçirdiğinizin bir önemi yoktur. Ne kadar kalmak istiyorsanız o kadar kalın. Bütün vücudunuzun gevşediğini hissettiğinizde oluşan huzurlu durumun keyfini çıkarın.

Önümüzdeki yazıda farklı Derin Düşünce Uygulamaları yöntemlerinden bahsedeceğim. Ayrıca cep telefonunuzda kullanabileceğiniz bazı uygulamalardan örnekler vereceğim.

Sükûnetle kalın,

Huzurla kalın…

kaan karakoç

3) beklentiler üzerine…

Önümüzdeki insanı olduğu gibi kabul ettiğimiz zaman, beklentilerin önemi kalmaz. O kişiyi bize vaat ettiği özellikler, davranışlar, maddi olanaklar ya da duygular için önemsemeyiz. “o” olduğu için kabul ederiz. Bunlar tabii ki profesyonel iş hayatı ve maddi karşılıklar söz konusu olduğunda geçerli değildir.

Bakkala girdiniz, bir şişe su, bir paket makarna ve bir çikolatalı gofret aldınız. Bakkalın sizden beklentisi aldığınız ürünlerin karşılığını ödemenizdir, çünkü karşılıklı çıkar ilişkisi vardır.

Bir işe girdiniz, size ayrı bir ofis, düzenli çalışma saatleri ve zamanında ödenecek maaş sözü verdiler. Siz, eğer bu sözler tutulursa, bu işyerinde huzurlu ve verimli bir şekilde çalışırsınız. Eğer bu sözler tutulmazsa, başka bir iş aramaya başlar, ya da bu işe ihtiyacınız varsa bazı durumları sineye çeker, huzursuz bir şekilde çalışırsınız, ancak ilk fırsatta gemiyi terk edersiniz. Burada bir koşullar üzerine kurulu bir “eğer” ilişkisi vardır.

Dikkat ettiğiniz üzere burada koşullu bir beklenti durumu var. Özel hayatımız söz konusu olduğunda ise durum tam tersine değişiklik (ideal durumda tabii) göstermelidir. Toplumda süre gelen alışkanlıkların bazılarını örnekleyelim.

  • Eğer çocuğumuz derslerini çalışır, odasını düzenli tutar, büyüklerine saygılı davranırsa sevilir,
  • Eğer babamız bize cep telefonu, ya da o çok istediğimiz kışlık ceketi alırsa değer ve saygı görür,
  • Eğer arkadaşımız zor günümüzde bize borç verirse, gerçek bir dosttur,
  • Sevgilimizi severiz, çünkü o çok güzeldir,
  • Çevremize saygı gösteririz, çünkü saygı görmek isteriz. O saygı görülmez ise, saygı duymak zorunda hissetmeyiz kendimizi,

Bunun gibi örnekleri çoğaltmak mümkün tabii. Asıl sorun beklentiler karşılanmadığı zaman ortaya çıkıyor. Hayal kırıklığına uğruyor, kendimizi yalnız hissediyor, başarısız olduğumuzu düşünüyoruz. Zaman zaman da öfkeleniyor,  çoğunlukla da huzurumuz kaçıyor. Bu sarmaldan nasıl çıkabiliriz? Beklentilerimizi bir kenara koyarak, önümüzdeki insanı olduğu gibi kabul edersek, beklentilerimizin hayatımızdan yavaş ama düzenli bir şekilde çıkacağını söyleyebilirim.

Bunun yolu nedir? Küçük şeylerden başlayabiliriz; kahvaltıdan sonra eşimizin sofrayı toplamasını beklemek zorunda değiliz, biz de toplayabiliriz. Evden çöpü sormaya gerek kalmadan çıkarabiliriz. İşyerinde isteneceği belli olan o raporu sorulmadan hazırlayabiliriz. Dışarıda eşimizle, arkadaşımızla yürürken siz hızlı, o yavaş iken ondan hızlı yürümesini beklemeden hızımızı ayarlayabiliriz. Böylece küçük ancak hayatımızın olağan akışı içindeki davranışlarla beklentileri önce üzerimizden, sonra başkalarından yavaş yavaş bir elbise çıkarır gibi çıkarabiliriz.

Kırık camlar teorisini duydunuz mu? Bir binanın sadece bir camı kırık olsa bile, eğer kısa zamanda onarılmazsa, diğer camlarının kısa zamanda kırılacağı düşüncesine dayanır. Aslında suçla mücadele için oluşturulmuş bu düşünce, küçük suçlar engellenmezse, büyük suçlara giden yol açılır mantığı ile oluşturulmuştur. Bir kereden bir şey olmaz mantığıyla, aslında ilkeler duvarımızdan, yavaş yavaş tuğla eksiltmiş oluruz. Böylece bir de bakmışız aslında bir kerelik diye yaptığımız bir hareket, bizim bir davranış kalıbımız haline gelmiş.

Şimdi bunu tersine çevirelim. Başkalarından beklentilerimizi yavaş yavaş bırakma yoluna giderek, sonunda bunu düşünce ve davranış kalıbı haline getirebiliriz. Bu sadece beklentiler söz konusu olduğunda değil, bütün davranışlarımız ve düşüncelerimiz için de geçerlidir. İlerideki yazılarımda bunların bilimsel temellendirmelerini de yapacağım. Örneğin bir alışkanlığın oluşturulması için aynı davranışın 21 gün üst üste yapılması gerektiği gibi, örneğin normal halden öfkeli hale geçişte beyinde nelerin olduğunu, bunun önüne geçmek için yapılabilecek uygulamaları anlatacağım. Güzel özetlemiş atalarımız aslında eski alışkanlıkların zor değişebileceğini. “kırk yıllık yani, olur mu kậni”

Sükûnetle kalın,

Huzurla kalın…

kaan karakoç

2) önyargılar ve sükunet…

            ön yargılar, davranışlarımızı, kararlarımızı, hayatımızı temelden etkileyebilen bir düşünme biçimidir. bizim olduğu kadar başka insanların hayatını da zorlaştırır. iletişimi zora sokar, duygu durumumuzu etkiler. ön yargılı davranışlar yüzünden sinirlenebilir, öfkelenebilir, çileden bile çıkabiliriz. peki, nasıl tanımlanabilir basitçe? Türk dil kurumu, ön yargıyı, bir kimse veya bir şeyle ilgili olarak belirli şart, olay ve görüntülere dayanarak önceden edinilmiş olumlu veya olumsuz yargı, peşin yargı, peşin hüküm anlamında kullanılıyor.

            ön yargısız iletişim kurmak için, hoşgörülü, sabırlı, kendinizi önünüzdeki kişinin yerine koyduğunuz bir tutumla önümüzdeki insanı dinlememiz gerekir. etkin dinlemenin püf noktası nasıl söylendiği kadar neyin ifade edildiğini bir bütün içerisinde, herhangi bir yargı oluşturmadan dinlemektir. sözün özüne ulaştığımız zaman, iletişim kolaylaşır. önünüzdeki kişiyi olduğu gibi kabul ederseniz, ön yargılarınızı bir kenara bırakmaya başlar, davranışları ve sözleri tarafsız bir şekilde algılar ve değerlendirirsiniz. Burada şu akla gelebilir, önünüzdeki insanı olduğu gibi kabul etmeniz, onun söylediği her şeyi kabul etmenizi gerektirmez ancak saygı duymanızı gerektirir.

            ön yargılarımızı kenara bırakıp, önümüzdeki insanı dinlediğimiz ve iletişime geçtiğimiz zaman, aslında duygudaşlık kapısını aralamaya başlamışızdır. bu insan bana neyi, neden, nasıl anlatıyor? kızgın mı, neşeli mi sakin mi? hangi ruh hali içinde benimle konuşuyor? bana ne söylemek istiyor?  içinde bulunduğumuz ortam, bu konuşmada etkili mi? lütfen unutmayın! önümüzdeki insan ne söylerse söylesin, çıkardığımız anlam, bizim anlayabileceğimiz kadardır. örnek vermeliyim:  iletişimin dolaylı olduğu bir ortamda olduğunuzu hayal edin. eşiniz size etrafın ne kadar dağınık olduğunu ve çok yorgun olduğunu söylüyor. siz de mesela eşinizin bir tek ev işlerini yapmakla yükümlü olduğunu ve buna rağmen ortalığın dağınık olduğunu düşünebilir ve eşinize pasaklı yaftasını yapıştırabilirsiniz. aslında o gün eşiniz annesinin evine gitmiş, orada büyük temizlik yapmış ve kendi evinize yeterince zaman ayıramamış olabilir. aslında eşiniz size eviniz derlenip toparlanmanız konusunda dolaylı bir destek isteği göndermiştir. ancak siz, ev işlerinin kadının sorumluluğu ön yargısı altında, eşinizin neden yorgun olduğunu ve evin neden dağınık olduğunu derinlemesine sorgulamadan kendi kararınızı vermişsinizdir.

ön yargısız iletişimde bulunduğunuz zaman, önünüzdeki insanın isteğini o ortam dâhilinde çok daha iyi anlayabilirsiniz. eşim evi için sürekli elinden geleni yapan, ailesi için standart bir düzeni sağlayan, fedakâr bir insandır. böyle bir söylem aslında eşim için normal değildir. bu durumda önyargı olmadan evin derlenip, toparlanmasında herhangi bir art düşünceye girmeden destek olunabilir.

ya da okulda öğrencisiniz ve yeni bir Türkçe öğretmeninin geleceğini duydunuz. bu öğretmen hakkında da dedikodular ayyuka çıkmış durumda. başka bir okulda bir öğrenci ile özel bir ilişkiye girdiğini ve bu yüzden sizin okulunuza sürüldüğünü duydunuz. mesela bu dedikoduyu aileleriniz de duydu ve bu öğretmenin değil sizin derslerinize, okula bile kabul edilmemesi gerektiği yönünde okul yönetimine baskı yapıyorlar. dikkat edin, daha öğretmen okula gelmiş bile değil ancak o öğretmeni önyargılarımızın yüksek duvarları arkasına hapsettik bile. o kişiyi dinlemeyi düşünmedik bile! öfkelendik, sinirlendik ve kendi kararımızı elimizdeki çok kısıtlı bilgilerle veriverdik. aslında o öğretmen, maddi imkânları olmayan bir öğrenciye kendi evinde ücretsiz ek ders veriyordu ve mahalleli bunu tamamen ters tarafa çekerek, biraz da hayal güçlerini kullanarak öğretmenin asil amacını yerle bir etmişlerdi.

            Hallacı – ı Mansur’un çok güzel bir sözü vardır. “cehennem acı çektiğimiz yer değil, acı çektiğimizi kimsenin bilmediği yerdir.” İnsanların davranış ve düşüncelerini ön yargısız bir şekilde dinleyebilirsek, o kişiyi içinde bulunduğu duvarsız cehennem ’den çekip çıkarabiliriz.

sükûnetle kalın,

huzurla kalın…

kaan karakoç

1) sakin olmak lazım…

neden sakin olmak lazım ? çünkü bana göre sakinlik bir çok konunun özündeki kilit nokta… bu sükunet meselesine nasıl geldiğimi kısaca anlatmak lazım bence. ben eskiden (ve hala zaman zaman – eskisi kadar olmasa da) oldukça sinirli bir insandım. bir çok insanın şimdiye kadar olduğu gibi ve bundan sonra da birçoğunun olacağı bir asabiyet vardı üzerimde. iş hayatımda ya da özel hayatımda olsun, mantık devreden çıktığında (ya da tepemin tası atınca), köşeye sıkıştığımda, haklı ya da haksız, asabiyet soslu laf kalabalığına başvurur, önümdeki sorunları o şekilde çözmeye çalışırdım.

eminim bir çoğunuz bir yerlerden okumuş ya da duymuşsunuzdur, bilmiyorsanınz ben söyleyeceğim; “hala anlayamadınız değil mi ? önemli olan haklı veya haksız olmak değil, kavganın kazananı yoktur, ya kaybedersiniz ya da daha çok kaybedersiniz. önemli olan kalp kırmamak, önemli olan, yargılamadan, karşılıksız sevebilmek ve iyilik yapabilmek ” albert einstein’a atfedilen bu söz zamanında benim gözümü açmıştı ve kendi çıkarımlarımla, sorunu kökten çözebileceğine inandığım şu ilkeye ulaştım: karşındaki insanı olduğu gibi kabul etme gerekliliği !

bu ilkeyi kabul ettiğiniz ve hayatınızdan bulunan, gelen, geçen herkese uyguladığınız zaman, öncelikle ego diye adlandırılan ve beynimizin bir tarafında oluşan psikolojik tanımlamayı es geçmeyi öğrenmeye başlıyorsunuz. ama insan doğasını biraz düşününce bunun söylenildiği kadar kolay olmadığını anlıyorsunuz.

parantez aç…

bu noktaya ulaşmak için ciddi miktarda kitap okudum, araştırdım ve buna rağmen, yolun başında olduğumu sanıyorum. kanımca ve düşünülenin aksine, çok kitap okumak cahilliği almıyor. Söyleşilerini takip ettiğim bir öğretim görevlisi şöyle bir fikir belirtmişti ki buna ben de katılıyorum: “okuduklarınıza ayırdığınız vaktin en az 2 katı zamanı, okuduklarınız üzerinde düşünmeye ayırmıyorsanız, okuduklarınızı kendi anlayış ve mantık süzgecinden geçirip içselleştirmeniz çok zordur.” her okuduğunuzu değerlendirmeden kabulleniyor ya da reddediyorsanız, o kitabın size vermeye çalıştıklarını gereğince anlayamıyorsunuzdur.

…parantez kapa

karşınızdaki insanı olduğu gibi kabul ettiğiniz zaman;

  • önyargılarınızı bir kenara bırakmaya başlar, davranışları ve sözleri tarafsız bir şekilde algılar ve değerlendirirsiniz,
  • bütün beklentilerinizi sıfırlarsınız,
  • sakinleşirsiniz.

bir sonraki yazımda bu 3 noktayı değerlendireceğim ve sakinleşme yolunda anlamamız gereken noktaları açıklamaya çalışacağım. (ayrıca neden büyük harfler kullanmadığım yönünde fikirleriniz varsa yorumlarda okumak isterim, bu yazı hakkındaki düşüncelerinizin yanında…)

sükunetle kalın,

huzurla kalın,